İnsan sevilmeye değer olduğuna ne zaman inanır?

İnsan sevilmeye değer olduğuna ne zaman inanır?

Başkası onu sevdiğinde mi? Annesi ve babası onu onayladığında mı? Eşi, sevgilisi yada platonik aşkı onu sevdiğinde mi veya istediklerini yaptığında mı? Öğretmeninden aferin aldığında mı? Toplumla aynı fikirde, onlarla aynı olduğunda mı? Yani toplum tarafından da onaylandığında mı? Arkadaşları onu hep arayıp sorduğu zaman mı? Komşuları kapısını çalıp halini hatrını sorduğunda mı? Yoldan geçenler ona selam verdiğinde mi? İşyerinde terfi alıp, maaşına zam yapıldığında mı? Çok parası, fiyakalı bir arabası ve evi olduğunda mı? Yani hep dış etkenler tarafından bir etki olduğunda mı?

Bunlar hep kendimize sevilmeye değer olduğumuzu ispatlama çabalarımız olmasın?

İnsan sevilmeye değer olduğuna yalnızca kendisi kendisini inandırabilir. Ve bunun kalıcı olanı hiçbir dış etken olmadan kendi kendimize yapabilmemiz. Kendi farklılıklarımızı görüp onayladıkça, özümüze ışık tutup onu ortaya çıkarınca, gizlemeden, baskılamadan onu olduğu gibi kabul ettiğimizde buna inanmış olacağız. Dünyada kimse yokmuş gibi, kendi içimizde yaşayıp, içimizin içlerinde dolaşabilme cesaretini gösterip zayıflıklarla barışıp, güzel yanlarla mutlu olup, gururlandıkça… Kendimizi ödüllendirdikçe, takdir ettikçe… Onayladıkça… Dış etmenlerden, başkalarından onay alma güdüsü taşımadıkça. Olduğumuz gibi oldukça yani.

Olduğum gibi sarabilmek kendimi şefkatle. Kendime kızgınlıklarımı kendime itiraf edebilmek, kendimi ötekileştirmeden. İsteyip de yaptıklarımdan korkup pişman olmadan. İçtiysem içtim, sevdiysem sevdim, gittiysem gittim, kızdım, ağladım, düştüm, korktum, benim olsun istedim, sesimi duyurmak, kendimi çılgınlar gibi anlatmak istedim. İstedim de yaptım. Sorumluluk benim. Bazen kendimle konuşmadan yaptım, kendimden onay almadan, bodoslama yaptım. Sonuçları üzdü. Çünkü sorumlulukları ağır geldi seçimlerimin. Düşünmeden yaptım bazen. Öngöremediklerim oldu. Olsun. Her şeyi öngöremem. Bazen de öngörmek istemem. Öğrenmem gerekenleri böyle öğretiyor hayat. İlahi güç ya da evren ya da tanrı… Beni öyle seviyor ki. Bana beni sevdiği için bunları öğrendiğimde daha iyi olacağımı bildiği için yaşatıyor yaşadıklarımı. Ben her dersi, hep en iyi sonuçla ilk seferde veremeyebilirim. Bende limitli canlı bir varlığım ne de olsa 🙂

Kendime yapacağım en büyük kötülük zihnime sınırlar koyup, bu sınırların gözlüğü ile ruhuma bakmak olur. Ruh dediğim, ruhum dediğim kalbimin merkezi olduğu içimdeki çocuktur. Coşku sever, eğlence ister, açlıklarının doyurulmasını bekler. Onu besleyecek, ona uygun besinin tek kaynağı ise yalnızca kendimim. Dışarısı değil. Dışarıdan beslenen ruh bağımlılık hastalığına yakalanır. Açlık, koma krizlerine dönüşür ve bu ölümcüldür. Ruhumu öldürmek istiyorsam, dış etmenlere bağlamalıyım onu. Oysa ki, ruhumun sahibi benim, onu çok severim ve beslerim.

Benim canım kalbim, benim güzel ruhum. Seni tüm karmaşanla, tüm sadeliğinle, tüm isteklerinle seviyorum. Evladım gibi. İçimdeki, kalbimin tam üstündeki evladım, canım, parçam… Saçların, tırnakların, tenin, kokun, gözlerin, kulakların, vücudun, sesin, takılıp kalmışlıkların, ellerin, göğsünün ortasında tutup da bırakamadıklarınla seviyorum seni. Hüznünle. Acınla, koşturmalarınla.

Ah içimdeki güzel kadın. Seni sana nasıl sevdiğimi nasıl anlatsam…

Sea Water Beach Summer Croatia Sea ​​urchin

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir