Ne istiyorsak önce kendi içimizde yaratmaya başlamanın vakti sanırım artık geldi

Aslında yaşanılan illüzyonların gözümüzün önüne serdiği olgulardan kendimizi kurtarabilmek sanıldığı kadar zor değil. Beynimizden geçenler ve içimizden yani ruhumuzdan dökülenler çoğu zaman aynı gibi gözükse de aslında değil. Hayatta inanılan şeylerin doğruluğu yalnızca kendi beynimizde yankılanan sesler.

Akışına bırakmak dedikleri şeyi akışına bırakabilen oldu mu? Evet oldu, oluyor da… Akışa bırakılan şeyler nereye gidiyor bilinmez demeyelim. Biliriz. Biliriz hem de çok iyi biliriz. Bilen beynimiz olmaz sadece. Bunun ayrımına varan bir ruha sahip olduğumuzu bilmeliyiz.

Anı yaşamak, anı yaşamanın ötesinde anı hissetmektir aslında. Korkularla yüzleşmek sanıldığı kadar kolay olmayabilir. Korkulardan arınan ruh, sahip olduğu bedenin de farkına varmaya başlayacaktır zamanla. Burada kilit nokta güvenmektir. Güvenmek kimilerine dünyanın en zor duygularından biriymiş gibi gelebilir. Çünkü güvenmeyi bilmeyen ya da güvenemeyen kimseler hala beyninden yada zihninden çıkan olguları ruhu ile hissedememektedir. Ruhuna söz hakkı, dinleme hakkı ve en önemlisi hissedebilme hakkı tanımayıp onu kilitlemiştir. Nereye kilitlemiştir? Tabi ki yine sahip olduğu bedenin biyolojik yapısı olan beynin içine kilitlemiştir. Beyin, bedenin biyolojik parçalarından birisidir. Ama biz ruhu biyoloji ile açıklayamayız. Ruhu gözümüz görmez. Gözümüz yalnızca canlı bir beden görür, hem etrafında hem de aynada. Bedenin ölmesini, ruhun ondan ayrılması olarak tanımlarken öğretilmiş bir cümle kurarız aslında.

Hisler, güvenilmek ister. Güvenilmeyen hisler ise, bastırılmaya mahkumdur. Ve bastırılan, sıkıştırılan, yok sayılan her his –ya da şey- bir gün patlamaya mahkumdur. Bu ise bir kimya kanunudur. Hangi sıvıyı, katıyı yada gazı sıkıştırabilirsiniz sonsuza kadar? Elbet bir gün patlayacaktır. Sonuna kadar bastırılan hisler gün gelip patladığında ise bunun bedelini yalnızca ruh ödemez. Beden de öder. Bedene yansıması hastalık, ruha yansıması ise enerji tükenmişliğidir. Enerjisi azalan ruh, bedeni besleyemez ve beden de hastalıklar oluşmaya başlar.

Batı tıbbında hastalanan bedenlere pansuman yapılırken, yok sayılan ruh başka bir kaba alınmaya çalışılır aslında.
Ruhumuzu ne zamanlar sıkıştırıyoruz? Hangi sebeplerle? Nerelere kaldırıyoruz ruhumuzu? Ya da yok sayıyoruz?
Fizikte bir de, yansıma kuralı vardır. Hayatta da görebiliriz bunu. İçimizde yok saydığımız her duygu, his bize dış dünyada da karşılığını verecektir. Değersizleştirdiğimiz, önem vermediğimiz kendimiz, etrafına aynı frekansı yayan insanları toplayacaktır. İşte tam da yazının başında bahsetmiş olduğum illüzyon devreye girecek ve siz etrafınıza topladığımız kişilerin bize olan davranışlarını hissedeceğiz. Onların bize bunu neden yaptığını sorgulayıp duracak, işin içinden çıkılamayan bir döngüyü de yine kendimiz başlatmış olacağız.

Gereksiz döngüler yaratmaktan uyanıp, kendimize dönüp, ne istiyorsak önce kendi içimizde yaratmaya başlamanın vakti sanırım artık geldi.

Dışımıza yansıttığımız frekansımızın kaynağı içimizde. Kaynak içerideyken soruların cevaplarını dışarıda aramayalım. Tüm soruları içimize sordukça, ruha kulak verdikçe, cevapları hissedecek, bedeni koruyacağız.

Şimdi durup bir düşünelim. Derin bir nefes alalım. Nefesin bedende dolaşmasına izin verelim. Bedenimizi dinleyelim. Bize aslında neyi anlatmaya çalışıyor? Nerede zorlanıyor? Ve neden? Hangi korkulara maruz kalıyor? Hangi kodlamara sahip? Çözüm sesleri gelmeye başlayacaktır.

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir